KARAKAŞ: HERŞEYİN FARKINDAYIZ

Afyon Kocatepe ÜniversitesiRektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş, çatışmaların, kırgınlıkların bir bilim yuvası olması gereken kuruma neler kaybettirdiğinin farkında. O yüzden adaletli davranmayı AKÜ’nin her katmanında yerleşik bir kural haline getirmiş durumda

13:29:18 | 2022-06-25

Rektör olarak atanması, bir bakıma ‘emanetin ehline verilmesinin’ en güzel örneği olan Afyon Kocatepe ÜniversitesiRektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş, çatışmaların, kırgınlıkların bir bilim yuvası olması gereken kuruma neler kaybettirdiğinin farkında. O yüzden adaletli davranmayı AKÜ’nin her katmanında yerleşik bir kural haline getirmiş durumda. Aksi durumda üniversiteye nelere mal olduğunu çok iyi biliyor Karakaş. Prof. Dr. Mehmet Karakaş’tan dinliyoruz: “Geçmişte ben kavga ve gürültülere de şahit oldum. Ben Ali Altuntaş’la da çalıştım, Mustafa Solak’la da çalıştım. İki farklı dünya görüşüne sahip insanlar. Ama duvara dayandıkları nokta aynı, ortak. Özlük hakları, adaletsizlik. O zaman da itiraz ettim ben onlara.”

AKÜ Rektörü Karakaş, Afyonşehir’e konuştu… AKÜ’nün 1992 yılında kurulmasının ardından bir yıl sonra göreve başlayan ve gelinen noktada en zirvesine çıkan Rektör Karakaş, Afyonşehir gazetesi sahibi Hakan Dilek, Yazı İşleri Müdürü Polat Yılmaz ve Ömer Koçak’a üniversitenin dünün, bugünün anlattı. Prof. Dr. Mehmet Karakaş, 1993 yılında araştırma görevlisi olarak girdiği Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin (AKÜ) en zirvesine çıktı, Rektör olarak atandı. Rektör Prof. Dr. Mehmet Karakaş’ın göreve atanması bir bakıma emanetin ehline verilmesinin en güzel örneği olmuş durumda. Bu yıl 30. yılını kutlayan ancak kökleri 1974 yılına kadar giden AKÜ’de göreve gelir gelmez de Afyon Kocatepe Üniversitesi’ndeki ayrılıkları sona erdirmek üzere çalışmalara başlayan Karakaş, “Biz göreve geldiğimizde üç şeye önem vereceğiz dedik. Adalet, emek ve aidiyet. Aidiyeti olanı seveceğiz. Emek verenin önünü açacağız ve emeğe göre de adil olacağız. Hak edenin hakkını vereceğiz. Bunları söyledik ve uyguladık” vurgusu yapıyor.

 

BURADA HAKSIZLIK YAPILMAZ ALGISINI SAĞLADIK

Verdiği örnekler de şöyle: “Sadece akademisyenler değil, memurlar arasında da motivasyonsuzluk vardı. Memurlara uzun yıllar yapılmamış unvan yükseltme, görevde yükselme sınavlarını yaptık. Bu sene de dedim mülakat hakkımız var. Mülakatı da kaldırıyorum, yazılı sınavda kim ne aldıysa o atanacak. Bu kuruma her çalışan güvenerek gelecek. Burada haksızlık yapılmaz algısıyla buraya gelecek ki buraya katkı sağlasın. Bunu inşa etmeye çalışıyoruz. Önemli bir noktaya da geldik. Dışarıyla da ilişkilerimizi koparmadık. Valilik, Belediye, STK’lar, diğer kamu kuruluşları, basın yani burası herkese açık. Burası milletin kurumu.”

GEÇMİŞTE ÇOK KAVGA GÜRÜLTÜYE ŞAHİT OLDUM

Rektör olana kadar Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde idari anlamda her kademe görev alan ve bu yönüyle kurumun adeta canlı bir hafızası olan Rektör Prof. Dr. Mehmet Karakaş’ın göreve atanması bir bakıma emanetin ehline verilmesinin en güzel örneği olmuş durumda. Geçmişteki kavgaların, bölünmelerin AKÜ’ye neler kaybettirdiğini çok iyi biliyor. O yüzden adaletli, herkese eşit davranmayı AKÜ’nün her kademesinde yerleşik bir kurala dönüştürmüş.. Dr. Mehmet Karakaş’tan dinliyoruz: “Geçmişte ben kavga ve gürültülere de şahit oldum. Ben Ali Altuntaş’la da çalıştım, Mustafa Solak’la da çalıştım. İki farklı dünya görüşüne sahip insanlar. Ama duvara dayandıkları nokta aynı, ortak. Özlük hakları, adaletsizlik. O zaman da itiraz ettim ben onlara. Ama hem eleştirdim hem de işin ucundan tuttum. O yüzden çok dışlayamadılar. Çünkü işin ucundan tutan çok fazla adam yok. O tecrübeler bize yol gösterici oldu.”

GECE 02.00 BİLE OLSA ÖĞRENCİYE CEVAP VERİRİM

Öğrencilerle de acayip bir diyalogum var. Sosyal medyayı da çok aktif kullandım ben. Pandemi döneminde öğrencilere 30 binin üzerinde dm’den cevap vermişim. Gece saat 2’de cevap yazıyordum öğrencilere. Geçen bir öğrencim bir yazışmamızı göndermiş bana. Pandemiden hemen önce kar yağmış. ‘Hocam dışarıda kar var, sıcak yatağımızda yatsak, mışıl mışıl uyusak. Şimdi kalkacağız o karlı yolların arasından geleceğiz’ diye mesajı gördüm ben. Dışarıda 10 santimetre kar var. Biz bir metrede okula gidiyorduk. Ben de cevap olarak demişim ki: ‘Hayat zorlu parkurlarla dolu bir yoldur evlat. Zorluklara da alışmak lazım. Şu an itibarıyla tatil edilecek bir durum yok. Eğer durum ciddiye binerse hızlıca karar alır ve size duyururuz’ Şimdi mezun olmuş, bir işe girmiş TOGG’da. Şu anda İspanya’ya gitmiş. O mesajı da geçenlerde paylaşmış. Kısacası öğrenciler tanıyorlar, selam veriyorlar, kendilerine yakın görüp konuşulabilir buluyorlar. Bu tür şeyler bizi mutlu ediyor. Bir de alışıyorlar, bir öğrenci bir mesaj yazıyor sonra Whatsapp gruplarında o mesajı paylaşıyor. Aynı mesajdan kes yapıştır otuz tane geliyor. Ben de şöyle yapıyorum. Birine mesaj yazıyorum. İsimleri değiştiriyorum, aynı cevabı gönderiyorum. Öyle bir diyalogumuz var öğrencilerle. Önemli olan iyi niyet, insanlara güven telkin etmek. Bunlar yöneticilik açısından çok önemli şeyler.

SADECE ALES’E BAKILARAK HOCA ATANMASI DOĞRU DEĞİL

Üniversitenin sorumluluk alanı yerel değil insanlıktır. Yakında bir lansman toplantısı yapacağız, bir bakan gelecek buraya. Çok güzel bir proje yürütüldü. Projenin sonuçlarını aldık, burada bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyuracağız. Üniversite çok evrensel bir kurum. İnsanlığın faydasına üretim yapan bir kurum.  Üniversite’deki akademisyenin de bu vizyona sahip olması gerekiyor. Üniversite’de akademisyen olacak kişi burayı asla istihdam kapısı olarak görmemeli. Kendinde o kumaş var mı onu görmeli. Son zamanlarda şöyle bir sıkıntı yaşıyoruz. Mezun oluyor, giriyor bir odaya sürekli ALES çalışıyor, iki sene. Alıyor 90’lı puanı. Dil çalışıyor alıyor 80’li, 90’lı puanı. Siz bir asistan sınavı ilan ediyorsunuz o da tepeye yerleşiyor. Sizin hakkını var yüzde 20 oranında. O yüzde 20’yi kullansanız da o fark kapanmıyor. O kişiyi alıyorsunuz ama kişi sosyopat. Sosyal ağlarla koparmış ilişkiyi. Uyum sağlayamıyor, önce hocalarla kavga etmeye başlıyor. Sonra öğrencilerle kavga etmeye başlıyor ve yorulmuş tökezliyor. Mülakat yok, yazılı sınav var. O sınav da denetime açık. Bir sıkıntı olduğunda mahkeme anında bilirkişi tayin ediyor. Kadroyu iptal ediyor. Öyle bir kadro iptal olmuştu. Bunların bir kısmıyla sorun yaşıyoruz. Bu dengeyi bulmak lazım. Akademisyen olacak kişinin entelektüel bir kapasitesi olacak. Akademisyenlik mesleğine yatkın ve bir de bilinci olacak. Kariyerin var, gece gündüz çalışacaksın. Ben doktora tezini yazarken, günde 16 saat çalışıyordum. İlk çocuğumuza hamilelik döneminde hep eşim bana hatırlatıyor, bizimle hiç ilgilenmedin diye. Sadece yemek için kalkıyorum. Yemeği de tam haber saatine denk getiriyorum. Hanım haydi bir çıkalım gezelim diyor. Tekrar gidiyorum masaya, çalışıyorum. Sonra haydi çıkalım hanım diyorum, diyor ki saat 1. Böyle çalışılması gerekiyor. Bazı doktora öğrencilerimiz var, bir geliyorlar 1 ay, 2 ay görünmüyorlar.”

UKRAYNA-RUS SAVAŞI OLMASAYDI ÇABUK TOPARLANDIRDIK

Normalde toparlanabilirdi dünya ama bu Rusya-Ukrayna Savaşı tuz biber ekti. Dünya büyük yara almış. Gemi su almış, sen bu su almış gemiye daha da ağırlık bindiriyorsun. Şu an savaş devam ediyor, bizim paramız değer kaybediyor, Rus parası değer kazanıyor. Ruble savaştan önceki döneme göre daha iyi bir noktada şu anda. İnsan diyor, Amerika’yla anlaştılar bu işi birlikte mi yapıyorlar? Amerika bumerang etkisi yarattı. İlk defa benzinin galonu 5 doların üstüne çıktı. Orada kazan kaldırmaya başladılar. Böyle bir süreç var. Olmasaydı daha çabuk toparlanırdı. Türkiye’yi de doğrudan etkiledi. Uluslararası ilişkiler açısından iyi yönetti Türkiye, savaşla kendi arasındaki ilişkiyi ama özellikle olumsuz etkileri çok fazla oldu. Türkiye’nin birkaç avantajı var. Güçlü bir insan kaynağı var. Ne kadar yurt dışına gidiliyor denilse de ciddi anlamda eğitilmiş insan üretiyoruz. Şu anda Avrupa Birliği üniversite mezunları ortalamasında, ortalamanın üzerindeyiz.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE FIRSATLAR

Üretim kapasitesi yarattı Türkiye. Orada bana göre tek bir dezavantaj var. Ürettiğimiz mallar iki açıdan bizi zorluyor. Aslında şu anki üretim kapasitemizle bizim çok çok büyük gelirlere sahip olmamız lazım. Olamamamızın iki nedeni var. Bir, yükte hafif pahada ağır mal az üretiyoruz. Onunla ilgili de aslında çalışmalar yapılıyor. Ürettiğimiz mal kalemlerinin büyük bir kısmını ithal ediyoruz. Cari açığımızın kapanamama nedeni bu. Ama üretim kapasitemiz var bu bir avantaj. Çünkü Amerika ve özellikle Avrupa üretimde çok hantallaştı.  Üretimin önemli bir kısmını Avrupa sınırları dışına çıkardılar. Şimdi ulaşım ücretleri çok pahalı. O yüzden en yakında kim üretiyorsa ondan almak en karlısı şu anda.

Türkiye’nin önünde fırsatlar. Seçim süreçleri yönetimleri zaafa uğratan süreçlerdir. Seçim sonrasında bir noktaya gidilir diye düşünüyorum. Ben gençlere de özellikle söylüyorum. Bakın karamsar olmayın. Yurt dışına bakıyorsunuz da oralar da buradan iyi değil. Giden bin pişman. Geri dönüş yolları arıyor. Bütün dünya enflasyon tehdidiyle karşı karşıya ve faiz sarmalının içerisinde. Biz de döviz kurundan dolayı daha fazla etkileniyoruz.

TÜRKİYE MARJİNALİTELERDEN ÇOK ÇEKTİ

“Pandemi arkasında gelen sosyal ve ekonomik çalkantı, aşırı uçtaki partileri ilgi odağı haline getirir mi? Örneğin Fransa’da aşırı milliyetçi bir parti Macron ile kafa kafaya yarıştı. Türkiye’de de Ümit Özdağ bağlamında böyle bir çıkış olabilir mi”sorusuna cevap olarak Rektör Karakaş, “Bu tür çıkışları belli bir karşılığı olur ama Türkiye marjinalitelerden çok çekti” diyerek cevapladı. Karakaş, “Toplumun ödediği faturalar var. O yüzden biraz daha yoğurdu üfleyerek yiyoruz. Daha temkinli bir toplum olduk. O noktalara savrulmaktan korkuyoruz ve ona göre refleksler geliştiriyoruz.”

KUŞAK TANIMI TÜKETİM AMAÇLIDIR

Rektör Prof. Dr. Karakaş, marjinalite sorusuna verdiği cevaplardan konuyu, son dönemde sıkça konu edilen ‘kuşaklara’a getiriyor. Karakaş’tan: “Mesela Z Kuşağı tanımlaması proje tanımlamadır. İlk ortaya çıkış amacı ekonomiktir. Kuşak tanımlamaları büyük şirketleri tüketim ofislerinde tanımlanmıştır. Bu kuşakların zevkleri nedir? Nasıl daha fazla tüketirler? Amaç üretilen ürünü daha fazla tükettirmek insanı tahrik ederek. Reklam kurgusunu ilk ortaya çıkaran William James adında Amerikalı bir psikologdur. Bütün reklamların arka planında psikolojik bir kurgu vardır. Erkeğe, kadına, yaşlıya, çocuğa hangisini hedef aldıysa ona yönelik psikolojik bir kuşatma oluşturur. Burada da kuşak tanımlaması yapılarak hangi kuşak neye meyillidir, nasıl motive edilir, nasıl tahrik edilir, nasıl harekete geçilir. Bu amaçla X,Y,Z ve Boomer kuşakları tanımlamaları yapıldı. Daha sonra buna belli politik, sosyolojik anlamlar yüklendi. Sosyologlar biraz devreye girdi.

KUŞAKLAR ARASINDA FARKI BELİRLEYEN FAKTÖRLER DEĞİŞTİ

Kuşaklar Türkiye’de daha çok politik manada değerlendiriliyor. Ben bazı sosyologlara hayret ediyorum, kendim de bir sosyolog olarak. Sanki bu kuşağın uzaydan gelmiş, hiç ailede yetişmemiş, annesi babası yok, halası, amcası, kuzeni, dedesi, ninesi yok. Bir değerler manzumesinin içerisinden gelmemiş ayrı bir paket gibi değerlendiriliyor. Öyle bir gerçeklik yok. Kuşak farkı her dönem var, günümüzde de var. Bir fark var mı, var. Bizim doğru tespit etmemiz gerekiyor. Geçmişte kuşaklar arasında farkı belirleyen faktörler değişti. Z Kuşağı dediğimiz yeni kuşağın bilgilenme kaynakları farklılaştı. Teknik donanımları arttı, onların algılarını belli noktalarda entegre eden, bir sonuç ortaya çıkardı. Bu bir vaka bu tamamen homojen bir yapı değil. Hala onlar ailelerinden, etrafında olup bitenden etkileniyorlar fakat birbirlerine benzeyen davranışları daha fazla bana göre. Aynı kaynaklardan aşağı yukarı bilgileniyorlar. Oradan bilgiyi alıyor, aileye geliyor burada başka bir bilgiyle ol bilgi çarpışıyor. Orada bazen sentez oluyor, bazen aileye tepki gelişiyor, bazen de aileninkine uyuyor. Heterojenlik devam ediyor yine. Ama entegrasyon daha fazla, birbirine benzeme ve refleksler itibarıyla.

TÜRKİYE’DE BİRÇOK KONU POLİTİKLEŞTİRİLİYOR

Biraz da sosyalleşme etkilenme alanlarının belli noktalarda yoğunlaşmasından ve bu bilgilenme süreçlerini bireysel olarak gerçekleştirmelerinden dolayı ve teknik donanımları da özellikle bilişim alanında küçük yaşlardan itibaren edindikleri için daha ben merkezli bir sosyal kişilik ortaya çıkıyor. Bunlar yeni durumun sosyolojik tespitleri. Bunların üzerinden değerlendirme yapılması lazım. Olumsuz bir gidişata yol açacak durum varsa onun üzerine gidilmesi lazım. Türkiye’de birçok konu politikleştiriliyor. Maalesef doğal mecrasından çıkarılıyor. Mesela kadın cinayetleri, çocuk istismarı, hayvan meselesi, yaşlılarla ilgili konular ve gençler. Bunlara ilişkin tanımlamalar ve değerlendirmeler, bunlarla ilgili yaşanan olumsuz olaylarla ilgili tavır alma biçimlerimiz, o olayların azalmasına değil artmasına neden oluyor maalesef. Böyle bir toplumsal işleyiş mekanizması var. Bu zaman zaman umutsuzluğa sürüklüyor. ‘Hiç mi çözülmeyecek bu sorun’ gibi bir algıya dönüşüyor. Sorun oysa kendi doğasında belirlenebilse, ele alınabilse o soruna çözüm üretmek daha kolay olacak.

ÇİLLER DÖNEMİNDE MAAŞIMIZI BİR HAFTA GEÇ ALDIK

Refah toplumu kötü bir toplum değil. Refah toplumunda beşeri sermaye güçlenir. Fakat refah toplum bi özgüven de aşılar bireylere. Bu özgüven kendini tehdit altında hisseden bir özgüvendir. 2013’te gayri safi milli hasıla 13 bin dolardı. O refah hepimize yansıdı. Ben 54 yaşındayım, yaşadığım refah seviyesi en yüksek dönem 2005’lerden 2015’lere kadar olan dönemlerdir. Daha önceki süreçleri biliyoruz. Şimdi de aşağı doğru gidiyoruz. Şimdi de yaşanılan o özgüvenin tehdidi yakında hissetmesi. O yüzden bir tedirginlik var, karamsarlık oluşuyor. Özellikle bu gençlerde daha fazla. Kırk yaşın üstündeki insanlar buna karşı dayanıklı biraz. Geçer diyorsunuz, yaşamışsınız, biliyorsunuz. Ben memuriyete başladığımda Tansu Çiller döneminde bir kriz oldu. Maaşımızı bir hafta geç aldık mesela. Maaş ödenemeyecek falan diyorlardı. Öyle dönemler oldu. Özellikle 30-35’in altındaki vatandaşlar hiç böyle bir ortam görmediler. Dolayısıyla tehdit altında hissediyor kendini, gelecek hakkında öngörüde bulunamıyor, kaygıları oluşuyor. Bu konuda çalışmaları doğru tespit etmemiz lazım. Toplum olarak politik yönümüz çok güçlü. Her şeyi siyasallaştırıp mecrasından çıkarabiliyoruz, suni bir ortamda tartışıyoruz. Toplumumuzun bir yapısı var, onu değiştirebilmek de öyle çok kolay değil. Ama bazı hususlarda bu gemide yaşıyoruz. Battığında hepimiz batıyoruz, çıktığında hepimiz çıkıyoruz.” afyonşehir gazetesi




ETİKET :  

Tümü